12 Eylül Dosyası

12 Eylül Darbesi 1
Hazırlayan: Sultan Özer
29 yıl acıları hafifletir mi?
12 Eylül 1980 darbesi ve darbeyi takip eden sıkıyönetim döneminde yaşananların rakamlara dökülen bilançosu tüyler ürpertiyor. TBMM’nin kapatılıp, anayasa ortadan kaldırıldığı ve siyasi partilerin kapısına kilit vurulup, mallarına el konulduğu 12 Eylül darbesinin insan hayatına kasteden uygulamaları ise daha ağır…

*650 bin kişi gözaltına alındı.
*1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
*210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
*7 bin kişi için idam cezası istendi.
*517 kişiye idam cezası verildi.
*Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı).
*İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
*71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
*98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
*388 bin kişiye pasaport verilmedi.
*30 bin kişi sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten atıldı.
*14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
*30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
*300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
*171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
*937 film sakıncalı bulunarak, yasaklandı.
*23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
*3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
*400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
*Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
*31 gazeteci cezaevine girdi.
*300 gazeteci saldırıya uğradı.
*3 gazeteci silahla öldürüldü.
*Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
*13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
*39 ton gazete ve dergi imha edildi.
*Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
*144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
*14 kişi açlık grevinde öldü.
*16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu.
*95 kişi ‘çatışmada’ öldü.
*73 kişiye ‘doğal ölüm raporu’ verildi.
*43 kişinin intihar ettiği bildirildi.



KENAN EVREN’İN SKANDAL SÖZLERİ
Bu tablonun başlıca yaratıcılarından dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, yaptıklarının yanı sıra, açıklamaları ve skandal sözleriyle de hafızalardan silinmiyor. İşte Evren’in tarihe geçen sözleri:
*Asmayalım da besleyelim mi? (Erdal Eren’in 17 yaşında idam edilmesinden sonra)
*Yaşı falan büyütülmedi efendim hiç böyle şey olur mu? (Erdal Eren hakkında)
*Hak edeni asmazsan bunlar virüs gibi çoğalırlar, işte o zaman Atatürk İlke ve İnkılaplarından kopulur.
*Adalet yerini bulsun diye bir sağdan bir soldan asıyorduk. Eğer sağdan 2 asmışsak ertesi gün 2 de soldan asıyorduk.
*İdamları imzalarken ellerim hiç titremedi.
*Bugün olsa gene idam hükümlerini imzalardım (2006’da katıldığı bir programda)
*Yapılması gereken ne varsa hepsini askıya aldık.
*Biz gelmeseydik Fatsadakiler gelecekti. (Fatsa belediye başkanlığını kazanan Dev-Yol hakkında)
*Bunlar tencereyi pisletmişlerdi, biz temizledik. Yeniden tencereyi verelim, yeniden pisletsinler istedikleri bu. (1981’de yaptığı bir konuşmada siyasi yasaklı parti mensupları hakkında)
*Burunlarının ortasına bir yumruk daha istiyorlar galiba. (1983’te yaptığı bir konuşmada siyasi yasaklı parti liderlerine ilişkin)
*Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı. (1983’teki bir konuşmasında siyasi yasaklı partiler hakkında)
*Vatandaş mührü eline alacak “Evet” yerine basacak ya. O mühür demirden yapılmış. Demir’i ele bas Demirel olsun, onun için el işareti aldılar. (1983’te Demirel’in kurdurduğu, veto edilmiş olan Büyük Türkiye Partisi’nin amblemine ithafen)
*İsmet İnönü siyaseti okulda mı öğrendi?
*Ne demekmiş kadın kolu, gençlik kol? Bir de ihtiyar kolu. Böyle şey olur mu? (siyasi partiler hakkında)
*Biz telefonları dinlemiyorduk. Santralden geçerken duyuluyordu.
*Geri çekilirken öyle bir yumruk yerler ki nereden geldiklerinin farkına varamazlar. (1982’de siyasi yasaklara uymayan parti liderleri hakkında)
*Meclise iki, iki buçuk parti girse yeter. (Halen mevcut olan %10’luk seçim barajını koyarken)
*Yargılanırsam intihar ederim. (geçtiğimiz aylarda)


SUNU
12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 29 yıl geçti, ancak hem açtığı yaraların etkileri; hem de darbe düzeni anayasasıyla, kurumlarıyla sürüyor. Bir yandan Ergenekon Davası’yla, ‘darbe ve darbecilerle hesaplaşma’ görüntüsü verilirken, diğer yandan binlerce kişinin işkenceden geçirildiği, onlarcasının idam sehpasına gönderildiği, yüz binlerce insanın fişlendiği, işinden edildiği 12 Eylül darbesi ve darbecileri hâlâ Anayasa’nın geçici 15. maddesinin korumasındalar.
Toplumun üzerinden adeta bir silindir gibi geçen 12 Eylül darbesine ilişkin 29 yıldır, dosyalar yapıldı, bilançoları çıkarıldı, mağdurları konuşturuldu. Ancak Türkiye hâlâ “darbecilerini yargılamayan tek ülke” ayıbıyla yaşamaya devam ediyor.
Darbenin 29. yılında hazırladığımız bu dosya kapsamında, henüz 9 yaşında iken babası idam edilen ve kendi deyimi ile “mezarlıktaki ağaçlar arasında babasının darağacını arayan” Murat Kanbur ile konuştuk. Babası idam edildiğinde 9 yaşında idi, bugün ise 40’ına yaklaşmış, iki çocuk babası olan Murat Kanbur 26 yıllık suskunluğunu ilk kez bizim için bozdu.
Yine babası ve teyzesi Mamak Cezaevi’nde iken 4-5 yaşlarında olan, 11-12 yaşında iken ise babasının “kaçak” yaşamasına tanıklık eden, Mamak Cezaevi’ne görüşlere giden Serap Çakmak Polattaş bugün 30’lu yaşlarında. Henüz küçücük kalbiyle sevdiklerini kendisinden uzaklaştıran o dönemi ve 12 Eylül’ü anlatan Serap Polattaş, 12 Eylül’ü hayal meyal; babasının kaçaklığına 6 yaşında tanık olan kardeşi Utku Çakmak ise bu süreci bir “oyun” gibi hatırlıyorlar.
Bugün, kapatılarak okula dönüştürülmesi kararı tartışma yaratan Diyarbakır Cezaevi, mağdurların anlatımı ile Diyarbakır Zindanı’nın konuklarından biri de darbe yapıldığında henüz 20 yaşlarında genç bir astsubay olan, gazeteci Hıdır Göktaş. Diyarbakır Zindanı’nın vahşetini, Ali Sarıbal adlı tutuklunun gözleri önünde kalaslarla dövülerek öldürülmesiyle, işkence ve insanlık dışı uygulamalarla yaşayan Göktaş, YAŞ kararı ile atıldığı askerlikten sonra başladığı gazeteciliği ise halen sürdürüyor.
Dosya konularımızdan biri de hakkında yazılan “Kamber Ateş nasılsın” adlı öykü ve şiirlerle tanıdığımız, Kamber Ateş. Ateş, Türkçe bilmediği ve Kürtçe konuşmak da yasak olduğu için ziyarette, oğluna sadece “Kamber Ateş nasılsın” diye seslenebilen annesini, Mamak Askeri Cezaevi’ni ve dönemi anlattı.
Dosyamızın bir diğer ana başlığı ise darbenin bastırdığı işçi sınıfı mücadelesi. Darbenin asıl hedefi olan işçi sınıfı ve emekçiler, bunun bedelini hâlâ ödüyor. 1980 öncesi yükselen sınıf hareketini baskılamak için gündeme gelen askeri darbenin ardından, sendikal yasalar sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırıldı. O dönemde TİSK Genel Başkanı olan Halit Narin’in darbenin ardından “Şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” sözü bunun en önemli kanıtıydı.
İşçi sınıfı ‘80 sonrasında da üzerindeki ölü toprağını atmayı bilse de bunu yasalarla kazanım haline getiremedi. Bugün bu yasalar yine gündemde. Patronlar şimdi daha ileriden kendi çıkarlarına hizmet eden yasaların çıkarılmasını istiyor. İşçiler ve emekçiler ise özgürlüklerinin genişletilmesini haklarının kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılmasını talep ediyor.
12 Eylül’ün yarattığı tahribat bu örneklere sığmayacak kadar geniş… Bugün toplumun en temel isteği ise Anayasa’nın geçici 15. maddesinin değiştirilerek, darbecilerin yargılanmasının önünün açılması… Kardeşinin hukuksuz yargılama sonucu idam edilip, gecenin bir yarısı elbiseleriyle gömülmesine isyan ettiği için bir buçuk yıl hapis cezası yiyen ve 9 ay hapiste yattıktan sonra, aylarca da darbecilerin nefesini ensesinde hisseden Abla İnsaf Karabulut, toplumun bu isteğini şu sözleriyle özetliyor; “Son nefesimde bile deseler ki Kenan Evren yargılanmış, dünyanın en mutlu insanı ben olacağım.”
YARIN: 26 yıllık suskunluğunu ilk kez bozdu


12 Eylül Darbesi - 2
26 yıllık suskunluğunu ilk kez bozdu

Hazırlayan: Sultan Özer

Murat Kanbur, babası Mehmet Kanbur idam edildiğinde henüz 9 yaşındaydı ve gece yarısı babasının defnedildiği mezarlıkta, babasının darağacını aradığını yıllarca en yakınından, annesinden bile sakladı. 26 yıl sonra babasının mektubuna da kavuşan ve bugüne kadar susan Murat Kanbur, suskunluğunu bizim için bozdu. Yaşadığı Fransa’dan sorularımızı yanıtlayan Murat Kanbur, “Yanında annesine tokat atan polisin acaba bir insan mı yoksa vahşi hayvan mı olduğunu kendine sorduğunu” söyledi.

İdamından hemen önce Erdoğan Yazgan’ın armağan ettiği saati, babasının saati ile birlikte yıllarca saklayan Murat Kanbur, “insan sevgisi”ni aşıladığı çocuklarına babasının idamını anlatamamış; ‘Kızım deden insanlar tarafından öldürüldü’ dediğinde, gelebilecek soruları nasıl cevaplayacağını bilememekten korkmuş, daha da önemlisi o küçücük yüreğini kin ve öfkeyle doldurmak istememiş… 26 yıllık suskunluğunu Evrensel için bozan Murat Kanbur, ileride bir kitap haline de getirmeyi düşündüğü o sürece ilişkin sorularımızı yanıtladı:

İLKOKUL ÖĞRETMENİNE VEFA BORCU

Her şeyden önce ailem ve akrabalarım dışında babam ve arkadaşlarının tutukluluk döneminden idam edildikleri hatta ben okuldan mezun olana kadar bana yardımcı olan, o zamanlar fark edemediğim ama sonradan daha da iyi anladığım canım öğretmenim, güzel anne, benim yaşadıklarımı ve hissettiklerimi yakından görüp anlayan ve benimle yaşayan Atatürk İlkokulu’ndan öğretmenim Ayşe Uğurlu’ya çok teşekkür ediyor ellerinden öpüyorum.
Bana yaklaşımında hiçbir siyasi veya dini amacı olmayan, içinde sadece insan sevgisi besleyen benim de kendisini örnek aldığım öğretmenimi unutmadım ve hiçbir zaman unutmayacağım. Belki okulda başarılı olmadım, ama öğretmenime yakışır bir öğrenci olduğuma inanıyorum.

‘İNSAN MI, HAYVAN MI?’

Babam ve arkadaşları yakalandıkları gece evimize polis baskını oldu ve annem ve eniştemle birlikte beni de götürdüler karakola. Yanımda oturan anneme koridorda bağırarak soru soran ve anneme yanımda tokat atan polisin ‘Acaba bir insan mı yoksa vahşi bir hayvan mı’ olduğu hakkında kendime sorular soruyordum.
Annem ise ağlamamamı söyleyerek, benim oradan uzaklaştırılmamı istiyordu. Orada babam ve arkadaşlarının da yakalandıklarını öğrendim; bir kadına böyle davranan polislerin babam ve arkadaşlarına nasıl davranacaklarını düşünmek beni çok üzüyordu.
Birkaç ay sonra annem serbest bırakıldı. Bir anda hem annemin hem de babamın yokluğu zor olduğundan dolayı, anneme kavuşmam beni çok sevindirmişti. Babam ve abilerimin cezaevinde olduklarına seviniyordum; insanların gözaltında kaldıkları süreçte birinci ve üçüncü şubelerde sürekli işkence gördüklerini öğrenmiştim o zamanlar. Bu yüzden onların cezaevine sevk edilmiş olmalarının iyi olduğunu düşünüyordum.

CEZAEVİNE ZİYARETLER

Görüş günleri, hatırladığım kadarıyla pazartesi ve perşembe günleri idi. Ben de giderdim onları görmeye, haftada bir defa bazen iki haftada bir.
Görüşe gittiğim günler okula gidemiyordum. Yolculuk bitmek bilmiyordu benim için. Sabah zannedersem dört veya beşte kalkardık Gölcük’e gitmek için; cezaevine geldiğimizde ben hemen görüş odasına girmeden, koridorun karşısındaki kapıya yönelirdim, büyük bir heyecan ve sevinçle; kapının arkasındaki askerler beni görünce kapıyı açar, ben de içeriye girerdim; Babam ve abilerimin gelmelerini beklerdim. Onlar gelince hepsinin ayrı ayrı kollarına atılırdım. Onlar da beni kucaklayıp öper, okşarlardı. En son da babama sarılıp, öperdim. Elinden tutardım ve sonra odaya geçerdik.
Ben onların yanında, annem ve diğer görüşe gelenler tel örgülerin öbür tarafinda; görüşe hangi aile gelirse ayrım yapmadan dört arkadaşla birden görüşürlerdi. Yani, ‘onun ailesi, benim ailem’ diye bir şey yoktu, hepsi bir bütün olmuştu, aileler de öyle. Son zamanlarına kadar onlara hep yakındım.
Görüşün ertesi günü öğretmenim, ‘dün babanı görmeye mi gittin’ diye sorar ve sırtımı okşardı.

‘İDAMIN ANLAMINI ÖĞRENMİŞTİM’

İdamın anlamını öğrenmiştim, nereden olduğunu bilmiyorum; bir akşam İnsaf halamlarda haberleri izlerken kıyamet koptu zannettim. Babam ve abilerimin mahkemelerinin kararı açıklandı ve hemen televizyon kapatıldı. Ve evde olan kalabalık hep birden ağlamaya başladılar o an idamın ciddiyetini daha da iyi anladım.

BAŞIMI ÖNE EĞMEMİ YASAKLAMIŞLARDI

Yine bir görüş günü abilerim beni teker teker öpüp okşadıktan sonra, her zamanki gibi Erdoğan abim (Erdoğan Yazgan) kendi boyunun kısa olmasından dolayı beni her gördüğünde, ‘Murat benim kadar olmuşsun’ deyip gülerdi. O gün Erdoğan abim bana her zamankinden daha çok sarılıp bir an kolundaki saati çıkarıp benim koluma taktı, ‘benden sana hatıra Muratcığım’ dedi. O an anladım her şeyin bittiğini, başımı yere eğemedim. Her zaman başımın dik olmasını ve gülmemi isterlerdi. Yanlarında hiçbir zaman ağlayamadım, başımı yere eğemedim, bunu bana yasaklamışlardı.

9 YAŞINDAKİ ÇOCUĞA GÖRE DARAĞACI

Karlı bir kış günü amcamların kapısını karanlıkta kırarcasına vuran askerlerle, kapıyı açanların ne konuştuklarını duymadım. Annem kalkmamı istemişti, sonrasında apar topar hepimiz kalkıp, mahalleden birisinin taksisine binip yola koyulduk. Yol boyu yaşananları hatırlamıyorum, sonunda bir mezarlığın girişine geldik. Orada Ramazan ağabeyimin (Yukarıgöz) annesi Aysel abla, annemin ağlamaması, dimdik durması gerektiğini söylüyordu. Mezarlık İzmit’te bir mezarlıktı ve büyüktü. Kulübe gibi bir yerde cenazelerin görülmesi ve alınması için bir şeylerle uğraşırlarken, ben arkalarda bir yerde uzun kavak ağaçlarının bulunduğu yerde, yukarılara bakıyordum, ağaçların dallarına; bir ip veya ip parçası arıyordum. Bulacağım o ağacın dar ağacı olduğunu tahmin ediyordum ve onların o ağaca asılmış olduklarını düşünüyordum. Evet darağacını… Dokuz yaşındaki çocuğa göre darağacı kavramı bu idi.

HER GELDİĞİMDE BABAMA UĞRUYORUM

Babamın mezarına, Türkiye’ye her geldiğimde uğruyorum, hislerim babasını mezarında ziyaret eden bir polis, asker, solcu, sağcı, Alevi veya Sünni bir çocuktan farksız, hissettiklerimiz, dualarımız, göz yaşlarımız hep aynı…
Annem hep çalışıyor olduğu için halamı daha çok görüyor ve daha çok halamlarda kalıyordum. Halanın baba yarısı olduğunun en iyi örneğidir İnsaf halam.
Babamın mezara elbisesi ile defnedildiği gün, ateşin düştüğü yeri yakmasını anlatan duygu ile bu yapılan katliamı kınayan, kardeşini öldürenlerin bir de akşam karanlığında elbiseleriyle, cenaze töreni yaptırmadan, Müslümanlığa aykırı davranışlarda bulunan kişilere nefret kusan abla (İnsaf Karabulut), sözlerinden dolayı aynı gece gözaltına alındı, bir yıldan fazla cezaevinde kaldı.
Ben on beş yaşında iken; annemden iki yıl sonra, istemeyerek de olsa Fransa’ya geldim. Tek sevincim annemle hiç ayrılmamak üzere beraber yaşamaktı.

‘UTANMADIM, GURUR DUYDUM’

Burada çok güzel, iyi dostlarım var. Her yöreden ve düşünceden insanlar, özümüz aynı, bazı kişiler hariç, hepsine Mehmet Kanbur’un oğlu olduğumu veya babamın idam edildiğini söylemedim. Bana yaklaşımlarının acımak amaçlı olmamasını ve beni ben olduğum için kabullenmelerini istedim. Bu, babam ve arkadaşlarından utandığımdan veya başka amaçlı olduğundan değil; ben onları şu yaşıma kadar yargılamadım, ‘neden veya keşkelerle’ düşünmedim. Onlar doğru olduğunu düşündükleri davaları için canlarını seve seve verdiler, ben bundan utanmam, gurur duyarım. Aslında utanması gerekenler kimler biliyor musunuz? ‘Dava arkadaşım dostum, yoldaşım’ diye o zamanlar yanlarında bulunup, mücadele edenler, onların idamından sonra kaybolan bazıları; beni utandıran asıl onlardır.

‘KIZIMA DEDENİ İNSANLAR ÖLDÜRDÜ DİYEMEM’

Hayat devam ediyor. Kaybolan yıllar ve onca insandan sonra… Annem bana hem anne hem de babalık yaptı; gerçek bir annenin yapabileceğinin daha fazlasını yaptı tek başına.
Evli ve iki çocuk babasıyım. Eşimle verdiğimiz mücadele, çocuklarımızın iyi yetişip, yabancı bir ülkede okumaları, bizim edinemediğimiz şansları onlara sağlamak…
En önemlisi de insan sevgisi aşılayıp; temelde saygıyı ve Türkçe’yi konuşmalarını sağlamaya çalışıyoruz. Nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu unutturmayalım diyoruz çocuklarımıza.
Şu var ki babamın idam edildiğini henüz söylemedim, nasıl izah edeceğimi de bilemiyorum aslında. Özellikle büyük kızıma; dediğim gibi ben ona insanları sevmesi, dostlar edinmesi kimselere saygıda kusur etmemesi gerektiğini öğretmeye çalışıyorum. Bu durumda ‘kızım deden insanlar tarafından öldürüldü’ dediğimde, yönelteceği soruları nasıl cevaplayabileceğimi bilmiyorum. Daha önemlisi o küçücük yüreğini kin ve öfkeyle dolduramam.
Bunun için biraz daha zamana ihtiyacımız var sanırım. Babalık duygusunun bendeki eksiği çocuklarımla tamamlıyoruz, onlarla öğreniyorum babanın, babalığın ne olduğunu...

‘YILLARCA NEFESLERİ ENSEMİZDE OLDU’
Abla İnsaf Karabulut, “Müslüman bir ülkede yaşıyoruz, gece cenaze gömüyorsunuz” diye itiraz ediyor, rütbeli bir asker, “Onlara bu yakışır” yanıtı veriyor. Cenaze geldiğinde, yeğeni Murat’ın, babasını görmek isteyip ağlaması üzerine, “Niye ağlıyorsun ki, gün gelecek babanın ismini altın harflerle yazacaklar. Faşist cuntanın karşısında ağlama” diyor ve “Faşistler” diye bağırıyor. Bunun üzerine, cenaze gömüldükten sonra karakola götürülen Abla İnsaf, 3-4 gün gözaltında kaldıktan sonra, oradan cezaevine gönderiliyor. Yargılanan İnsaf Karabulut’a verilen 9 aylık hapis cezası yeterli görülmeyip, itirazla sonradan 1.5 yıla çıkarılıyor. İnsaf Karabulut anlatıyor: “9 ay kaldım cezaevinde, sonra dört buçuk ay gözaltı verdiler. İzmit’te. Sabah beşte kalkıp imza atıyordum, sonra İstanbul’a gidiyordum. İmza attığım yerdeki polisler dört buçuk ay boyunca takip etti beni. Nefeslerini kulağımızın arkasında hissediyordum yani…
Bugün, generallerin yargılanmasını isterim. Son nefesimde bile deseler ki Kenan Evren yargılanmış, dünyanın en mutlu insanı ben olacağım. Birileri intihar etsin diyor, hayır ölmesin, ölüm onun için kurtuluş; rahatça kurtulur. Yargılansın, ondan sonra ölsün.”

İDAMA BİRLİKTE GİTTİLER
Gölcük Donanma Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde ‘üçüncü yol’ davasında yargılanan Mehmet Kanbur, Ramazan Yukarıgöz, Ömer Yazgan ve Erdoğan Yazgan, 20 Nisan 1981 günü idam cezasına çarptırıldı. Dört genç 29 Ocak 1983’de gece yarısı idam edildi 12 Eylülcüler tarafından. İdamlarından 10 dakika önce ailelerine yazdıkları mektuplar ise 26 yıl “tutuklu” kaldı.


12 Eylül Darbesi 3

Sultan Özer

Küçücük bedenleri cezaevine tanıklık etti
Serap ve Utku Çakmak, 12 Eylül darbesinin vahşetiyle, daha küçük yaşlarında tanışan iki kardeş.
12 Eylül’de Serap 4-5 yaşlarında, kardeşi Utku ise henüz anne karnındaydı.
Teyzeleri Selma Şengül (EMEP Ankara İl Başkanı Selma Gürkan) darbeyi Mamak Askeri Cezaevi’nde karşıladı. Babaları Ali Çakmak ise darbeyi takip eden aylarda gözaltı ve işkencenin ardından Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderildi.
Serap daha küçücük yaşında annesiyle defalarca Mamak’ta teyzesini ve babasını ziyarete gitti. Utku ise babasının tutukluluğunda henüz anne karnında, dünyaya gelmeyi bekliyordu. Ancak Utku da tıpkı ablası Serap gibi sonraki yıllarda, önce tahliye edilip, dava sonuçlanınca ceza alan babasının “kaçak” yaşamına tanıklık etti, baba hasreti yaşadı.
30’lu yaşlarının ortasında olan Serap Çakmak Polattaş ile darbeyle yaşıt olan Utku Çakmak o dönemde yaşadıklarını, küçücük kalplerinde hissettiklerini gazetemize anlattılar:

12 Eylül’de kaç yaşındaydın ve o dönemi hatırlıyor musun?
Serap Çakmak Polattaş, 12 Eylül’de 5 yaşındaydım… Görüntüler çok net değil. 12 Eylül öncesinde taşlı sopalı kavgaları ve evdeki ne olduğunu anlamadığım (politik) tartışmaları hayal meyal hatırlıyorum. Bir süre sonra da teyzem (Selma Gürkan) ardından babamın tutuklandığını hatırlıyorum.
Cezaevinde teyzeni ve babanı ziyaret ettiğinize ilişkin neler hatırlıyorsun, neler hissediyordun, nereye gittiğini biliyor muydun?
Onları özlüyordum. Cezaevine gittiğimi, Onların cezaevinde sürekli kaldıklarını biliyordum ama cezaevinin neden var olduğunu bilmiyordum. Neden orada kaldıklarına anlam veremiyordum. Büyüklere sorduğumda ‘düşünce suçlusu’ diyorlardı, ama ‘düşünce suçu’nun ne olduğunu anlayamıyordum.
Teyzemi açık görüşte gördüğüm için çok tuhaf gelmiyordu. Hatta benim için cezaevinde bir bebek örmüştü, o bebek benim için çok özeldi. Ama babamı daha güç koşullarda görebiliyorduk. Saatlerce bekleme, aramalardan sonra tel örgüler akasından görmek üzücüydü…

O günden bugüne sende kalan hissiyat nedir?
Bende bıraktığı hissiyat, polise karşı korku ve politikaya hep soğuk ve uzak durmamdır. Galiba bazı hoş olmayan olayları da bilinçaltıma attığım için hatırlayamıyorum.

Seni en çok etkileyen anı ne?
Beş yaşındaydım. Her zamanki gibi babam işe gitmişti. Biz de annemle komşuya oturmaya gitmiştik. Annemle eve döndüğümüzde ev darmadağınıktı ve masanın üstünde bir kağıt duruyordu. Annem kağıdı okuyunca ağlamaya başladı. ‘Ne oldu’ diyorum, ‘başım ağrıyor’ diyor. Bir süre sonra anneannem, dedem, komşular eve geldi herkes üzgün. Meğer babam tutuklanmış, götürmüşler.
Babam tutuklandıktan sonra uzun süredir emniyette gözaltındaydı, haber alamıyorduk. Aynı zamanda annem kardeşime hamileydi. Annem Mamak Cezaevi’ne Ali Çakmak adında birinin geldiğini duymuştu. Annem babama gideceğimizi söyledi. Ertesi gün babamı görmek için yola çıktık. Mamak Cezaevi’ne geldik, her tarafta askerler ve yanlarında kurt köpekleri vardı. Bu arada kontroller yapıldı ve askeri otobüslere binerek koğuşların bulunduğu yere doğru yola çıktık. Vardığımızda babamın ismi okundu, aylardır göremediğimiz babamın gelmesini bekliyoruz. Fakat büyük bir hayal kırıklığı… Gelen Ali Çakmak babam değildi. Daha sonra babamın hâlâ emniyette olduğunu öğrendik.


BABAMLA GİZLİCE BULUŞURDUK
Utku Çakmak: Aslında çok şey var anlatılacak. Şöyle bir geriye dönüp baktığımda nereden başlayacağımı bilemiyorum.
En iyisi en çok iz bırakanlardan başlamak olacak. Yıllarca babamı hafta sonları görmek zorunda kaldım.
Bazen iki hafta, bazen üç hafta hatta bazen aylarca göremediğim oldu.
Ama gördüğüm zamanlar hep hafta sonuydu. Teyzemlerde gizlice buluşurduk, ama ben gizlice olduğunu anlamazdım. Annem bana babamın İzmir’de çalıştığını söylemişti, halbuki babam İstanbul’daymış.
İzmir’de çalışıp tatillerde teyzemde buluştuğumuzu zannediyordum. Ama neden eve gelmediğini bir türlü anlayamıyordum.
Çevremde tuhaf bir şeyler olduğunu seziyordum ama ne olduğunu anlayamıyordum.
Mesela sünnetim çok tuhaftı. Birkaç günlük sünnet düğünü sürecinde babamı sadece yarım saat kadar görebilmiştim. O da arabayla Ankara turu sırasında. Tur attığımız arabanın şoförü birdenbire o oluvermişti. Ve tur sonunda kayboluverdi. Bu tuhaflıklar nedeni ile babamı böyle durumlarda ortaya çıkan bir kahraman gibi düşünüyordum.
Mesela oturduğumuz mahallede de bir takım tuhaflıklar oluyordu. Bazı arkadaşlarımın annesi bana bulaşıcı hastalık taşıyıcısı muamelesi yapıyordu. Ya da çocuklarının uzak durması gereken pireli bir hayvan...
Tabi o zaman bu davranışları anlayamıyordum. Allah’tan iyi top oynuyordum da mahallede daha fazla problem yaşamıyordum. Bir defasında eve geç saatte polisin geldiğini hatırlıyorum. Herkesin yeni yattığı sırada arama yapmak için gelmişler. Tabi ben yine anlam veremedim. Anlamadım ama yine de çok korktum.
Bir de ben polisi hep polis kıyafeti giyer sanıyordum. Bu adamların normal kıyafetleri de beni şaşırtmıştı. Şaşkınlıklarla ve tuhaflıklarla tam dört yıl geçti. Bir gün, garip bir şekilde kaybolan ve hafta sonlarına sıkışan babam, yine aynı gariplikle geri döndü. Ve bir daha gitmedi...”


TUTUKLULUK VE KAÇAKLIK GÜNLERİ
Serap ve Utku Çakmak’ın, yıllarca neden uzakta olduğunu anlayamadıkları babaları Ali Çakmak TKP davasından, TCK’nın 141-142. maddelerinden ceza aldı. Bu maddeler yürürlükten kalkana kadar kaçak olan baba Çakmak, 4-5 yıl eşi ve çocuklarından farklı şehirlerde yaşadı, öncesindeki tutukluluk günleri dışında… Bu kaçaklık günleri elbette çocuklarının küçük yüreklerinde derin etkiler bıraktı…

12 Eylül Darbesi - 3

Hazırlayan: Sultan Özer

Diyarbakır Cezaevi’nde ölüme tanık oldu
Hıdır Göktaş; 12 Eylül’ü hem gözaltı, tutuklama ve işkence ile hem de işinden edilerek yaşayan bir gazeteci.
12 Eylül olduğunda 20 yaşında bir astsubay olan ve Diyarbakır Cezaevi’nde Ali Sarıbal adlı tutuklunun, gözleri önünde kalaslarla dövülüp öldürülmesine tanık olan Göktaş, “Bu durumda insan seyretmektense dayak yemeyi tercih edecek kadar kötü hissediyor kendini” diye anlattı o anları. YAŞ kararı ile 7 Mart 1984’te askerlikten atılan Göktaş, 25 yıllık gazeteci. Göktaş, 12 Eylül darbesinin ardından yaşadıklarını, gözlemlerini anlattı:


Darbe sırasında neredeydiniz ve ne yapıyordunuz?
12 Eylül’ü Urfa’da karşıladım. O dönemde Türkiye’de yaşayan hemen herkes gibi ben de olan bitenden nasibini alan insanlar kervanına katılmak zorunda kaldım.
12 Eylül olduğunda 20 yaşında bir astsubaydım. 14 yaşında askeri okula girmiş, yatılı okumuş, 18 yaşında rütbe takmış ve 19 yaşında da Urfa’ya tayin edilmiştim. Burada muhabere teknisyen astsubayı olarak görev yaparken, bir gün akşam mesai bitimine yakın “Evlerinize gidin. Yakınlarınıza gece tatbikatı olduğunu söyleyin ve saat sekiz gibi herkes birliğinde olsun” talimatı verildi.
Evlere gidildi, dönüldü. Uzun bir bekleyiş başladı. Gidişattan bir şeyler olacağından pireleniyor insan ama ne olacağından da emin olamıyor. Sabah saat 04.00 civarında “Ordu emir komuta zinciri içinde yönetime el koydu. Bütün birlikler kendilerine görev verilen yerlerde güvenliği sağlayacak ve verilen emirleri yerine getirecek” dendi.
Ülke açısından çok farklı bir döneme girildiğini algılamakla birlikte, bunun kişisel geleceğime etkilerini kestirebilecek durumda değildim.
İşin garibi, o yıl üniversite sınavlarına girmiştim. Darbeden kısa bir süre önce de Gazi Üniversitesi’ne bağlı Basın Yayın Yüksekokulu’nu kazanmıştım. İlk zorluk okul konusunda yaşandı. Darbe sonrasında bizim izinler kaldırılmıştı. Neyse uzatmayayım, bir yolu bulundu ben hemen Ankara’ya gelip okula kaydımı yaptırıp tekrar Urfa’ya gittim. Gidiş, o gidiş… Üç yıl bir daha dönemedim.

Neden? Neler oldu?
Darbeden yaklaşık yedi ay sonra kaldığım bekar evinin kapısı gece yarısı çalındı. 10 Nisan… Evde üç öğretmen arkadaşla birlikte kalıyordum. “İhbar var” deyip, evi arayıp, hepimizi alıp nezarete götürdüler. Sonradan öğrendim ki, Ankara’dan bir kişi benim aleyhime ifade vermiş. Burada 40 gün kaldık. Yapılanları anlatmayayım. Kısaca herkesin gördüğü işkenceden bizler de nasibimizi aldık. Filistin askısından elektriğe, günlerce aç-susuz bırakmaya kadar…
Sonra bir gün alıp Diyarbakır’a götürdüler. Sıkıyönetim mahkemesi orada olduğu için... Burada sorgu hakiminin karşısına çıkardılar ve tutuklanıp meşhur Diyarbakır Cezaevi’ne konulduk. O zamanlar böyle meşhur değildi. Sadece içeri düşenler ve onları görmeye gelenler farkındaydı bu meşhurluğun.
Tek kişilik hücrede 6 kişi kaldık. Sonradan öğrendim ki biz şanslıymışız. 20 kadar insanın tek hücrede tutulduğunu da gördüm. Cezaevinde de her tür insanlıktan çıkarıcı baskı ve işkence vardı. Kimi az kimi çok, herkes fiziki işkenceden payını aldı. Benim kaldığım 3. koğuşta Ali Sarıbal, gözlerimizin önünde kalaslar, demirlerle dövüldü. Birkaç saat sonra da komaya girdi ve… Yani gözlerimizin önünde dövülerek öldürüldü. Bu durumda insan, seyretmektense dayak yemeyi tercih edecek kadar kötü hissediyor kendini. Burada da bir yıl kaldım ve toplam 13 ay sürdü içeri alınmam ve bırakılmam.

Sonra ne yaptınız?
Çıktığımda ben de bilmiyordum ne olacağını. Urfa’ya gittim. “Tayinin Erzurum Kandilli’ye çıktı, git başla” dediler. Başladım. Burada iyi davranan subay da vardı, eziyet etmeye çalışan da. 25 Kasım 1983’te, seçimlerden kısa bir süre sonra beni tekrar alıp Ankara’ya, Dil İstihbarat Okulu’na getirdiler. Burada da 54 gün kaldım ve sorgulandım. Tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldım. 7 Mart 1984’te de “Yüksek Askeri Şûra kararıyla” ordudan atıldım. Ya da yasal deyimiyle “resen emekli” edildim.

Artık sivil hayat başladı anlaşılan? Peki okul ne durumda bu sırada?
Evet, birdenbire her anlamda sudan çıkmış balık gibi kaldım. Cezaevi, ordu derken sivilliğe geçtim ama sadece elbise sivil. Hayata uyum sağlamak kolay değil. Okula ise sadece bir kez gelip, -sanıyorum 1983 Mart dönemiydi- çalıştığım birkaç dersin sınavına girip gitmiştim.
Ordudan atılır atılmaz hemen okula devam etmeye başladım ve son dönem olduğu için Haziran 1984’te okul dönemi, sınavlar bitti ve ben de en iyi bildiğim alanda, telsiz kullanma ve tamir konusunda iş aramaya başladım. Herkes telsizciliği nerede öğrendiğimi soruyor; orduda öğrendiğimi, ancak okul nedeniyle ayrıldığımı söylüyorum ama o günün koşullarında kimse buna inanmadı ki, iş veren olmadı.
Bu arada dosyam Askeri Yargıtay’a gelmişti. Avukatıma “Gazetelerden tanıdığınız var mı, gazeteciliği denesem” dedim. O da Cumhuriyet gazetesinin o dönemde Ankara bürosunda İstihbarat Şefi olan Erbil Tuşalp’e gönderdi beni. Erbil abi de 12 Mart döneminde ordudan atılan bir subaymış; tanıştığımda öğrendim. O gün, 20 Temmuz 1984’te gazeteciliğe adım attım ve 25 yıldır da sürdürüyorum.

OKUL YAPILMAK İSTENEN İŞKENCE ÜSSÜ
Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, The Times gazetesine göre ‘dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi’nden biri. 12 Eylül darbesinin ardından işkence üssü haline gelen ‘Diyarbakır Zindanı’, 1981 ile 1984 yılları arasında 34 tutukluya mezar oldu, onlarca kişi ise burada gördüğü işkenceler sonucu sakat kaldı, ya da serbest kaldıktan sonra psikolojik tedaviyle yaşamaya mahkum edildi. 1980’de Adalet Bakanlığı tarafından yaptırılan cezaevi, darbenin ardından cuntaya devredildi. 1983’te sıkıyönetime son verilmesine rağmen Diyarbakır Zindanı, 9 Mayıs 1988’e kadar işkence merkezi olmaya devam etti, bu tarihe kadar Genelkurmay’ın yönetimindeydi.

İNSAN HAKLARI MÜZESİ

Akla hayale sığmayacak işkencelere karşı 5 tutuklu, 1983’te ölüm orucunda yaşamını yitirdi. 20 tutuklu işkencede öldürüldü, 5 tutuklu kendini asarak intihar etti, 4 tutuklu ise kendini yaktı. Hiçbir işkenceci ceza almadı, daha sonra öldürülen işkencecilerin başı cezaevi İç Güvenlik Amiri Esat Oktay Yıldıran için ise ‘şehitlerimiz’ adlı bir heykel dikildi.
Binlerce kişi için cehennemle eş anlamlı olan Diyarbakır Zindanı, bugünlerde okul yapılmak isteniyor. 34 kişinin canının alındığı, marşlar eşliğinde işkencelerin yapıldığı, binlerce kişinin insanlığından utanarak yıllar boyunca işkenceye katlandığı zindanlarda, 6 yaş ile 14 yaş arası çocuklara eğitim verilmek isteniyor. Oysa ki işkence mağdurları, tıpkı JİTEM binalarında olduğu gibi, zindanların da ‘insan hakları müzesi’ yapılmasını istiyor.YARIN: ‘Dilim tutuklu oğılum seninle konuşamam

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR
Geriye dönüp baktığınızda...
Hani geriye dönüp baktığımda, 12 Eylül darbesinden mağdur oldum mu; oldum. Dönemin cadı avından ben de payımı aldım. Gerek gözaltında gerekse cezaevinde her türlü baskı, işkence ve sindirme faaliyetlerinin muhatabı oldum; tıpkı diğer birçok insan gibi... İkinci kez aynı suçtan sorgulandım ve akabinde ordudan atıldım. Her iki davadan da beraat ettim. Sadece ben değil, aynı evde kaldığım diğer arkadaşlar da beraat ettiler.
Cezaevinde aynı koğuşta kaldığımız bir kişi, -biraz önce de söyledim- dövülerek öldürüldü. İkinci kez, Kandilli’de görevliyken gözaltına alınıp Ankara’ya sorguya getirildiğimde, askeri misafirhanede benimle birlikte aynı odada kalan bir astsubayı bazı işgüzar subaylar sorgulamışlar; benim hakkımda bilgi almak için. O da aynı gece kalbine tek kurşun sıkarak intihar etmiş. Bütün bunları Ankara’da Dil İstihbarat Okulu’ndaki sorgudan bırakıldıktan sonra Kandilli’ye ilişiğimi kesmek üzere gittiğimde öğrendim. Bu arkadaşımın mezarının yerini bile bilmiyorum. Gelin bunun travmasını ölçün; kim ölçebilecekse...
Dönemin yaşamımda olumsuz etkileri olduğu gibi, o dönemde benim ordudan atılmamda emeği olanlara teşekkür etmeden geçemeyeceğim!!! Evet, bedeli çok ağır oldu; işkenceler gördüm, ölümler yaşadım… Ordudan atıldım; işsiz, parasız pulsuz dolaştım. Şu an geriye dönüp baktığımda da iyi ki ordudan atılmışım. O zaman ben bugünkü Hıdır olamazdım. Ne diyor şair: “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.” Evet, iyi ki yaşamışım.

EVRENSEL GAZETESİ

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !